
Bu blogu açarken manifestomuzun ilk cümlesi yaklaşık 150 sene önce söylenenden bir alıntıydı: “Kutsal olan herşeyin dünyevileştiği,katı olan herşeyin buharlaştığı..” Bugün, o 150 sene öncesinin tahayyülü “Modern Zamanlar” doruklarına ulaşmakta. Elbette Basketbol’da bunun dışında konumlandıramayacaktı kendini ve olan oldu Sıfır Tölerans.
Hemen herşeyin görselden ve tabii gösterilenden ibaret olduğu bu çağa dair yazılmış en iyi kitaplardan[1] birinde Giovanni Sartori “Görülebilenin,Anlaşılabilene Üstün Gelmesi Gerçeği” sorununa odaklanır.Yaklaşık 1 aydır Avrupa Basketbolu’nun ana tartışma argümanı olan
Sıfır Tolerans Kuralı tam da bu durumun tezahürü aslında.Bildiğiniz gibi Jordi Bertomeu oyunu kitlelere yaymak şiarıyla Nba’den şablonlanan bir dizi marketing hamlesine girişti son yıllarda.Top Ten videoları,Euroleague Tv, maç yayınlarında verilen ortak VTR ler vs...Esasında hiçte fena olmayan şeyler ama!Evet ama,zira o videolarda öne çıkarılan temel öğenin oyunun taktik-teknik-mental yanından ziyade Nba vari smaçlar olduğu,yani görüneni muktedir kıldığı aşikar.Ama bunlarda kesmiyordu Bertomeu’yu.Hayallediği business estetiğini oturtmak için yapısal bir hamle lazımdı.Ve Avrupa Basketbolu’nun omurgasını oluşturan savunma kavramının içini topyekun değiştirecek “en ufak temasa düdük” kuralı artık bizlerle.Yani?
Yani artık kameranın göstermediği yerde enerjiler fazla tüketilmeyecek,yıpranılmayacak VTR’lerde yer bulacak smaçlara,şatafatlı 3 sayılık atışlara ve elbet yumruğunu-dişini sıkmış gözlerini kısmış hero figürlere-tüketici kültürün turnusoludur Hero’lar- odaklanılacak.Tabii bu uyudum uyandım şeklinde olacak birşey değil tüm mantaliteyi temelden değiştirecek birşey gerekiyordu zira tüketimi kışkırtacak yumruğunu sıkmış hero’ların Diamantidis ile olduralamayacağı net (2011 Final 8’inde Barcelona-Panathinaikos serisinin 4. Maçında bitime 4 dk kala civarı attığı 3lükle farkı Pana lehine 12 ye çıkartan-yani Final 4’u garantileyen- atıştan sonra tüm Gate 13 ayaktayken arkadaşlarına iki elini yere indirerek yaptığı “beyler sakin” işareti bunun en mühim resmi).Bu sürecin –eğer hızlanarak ilerlerse- Coach’ların hücum-savunma varyasyonlarında yapacağı bir iki değişiklikle nihayetleneceğini düşünenler korkunç bir aymazlık içindeler.Altyapılardaki bilgi odaklı(Fundemental) formasyonun, atletikliğe odaklanmasından tutun da ,Partizan 92 belgesellerinin yerini Mvp’lerin “görkemli” evlerinin gösterileceği programlara bırakmasına kadar uzun ve kapsamlı bir süreç.
Hayır burda anlatmaya çalıştığım şey Caferağa Goralısı tadında Spor Sergi günlerini güzelleyen bir nostaljiya budalılığı değil. Okyanusun öbür yakasında dönen paraya öykünülerek yapılmaya çalışanının Avrupa Basketbolu’nu “hiçleştireceğini” vurgulamaya çalışıyorum.Çünkü Avrupa Basketbolu’nu “O” yapan pota altı savaşmalarıdır,weak-side kovalamalarıdır,topu paylaşmadır,yardım getirmedir.Hülasası aklı öne çıkaran bir takım oyunudur.Şimdi ise profesyonellik adı altında bir mekanize etme bombardımanıyla karşı karşıyayız.Coachlara en ufak itiraz hakkı tanımayan,oyuncuları bütünden koparıp bireyselleştiren yani komple mekanikleştiren ve akıl kavramını örseleyen bu harekat,sentetik bir estetikle “sterilleşmiş” salonları dolduracak “satışı” pompalayacaktır belki ama özünü kaybeden taşeron olmaya mahkumdur.
Bu bağlamda Avrupalı Coachların seslerini,cılız bireysel itirazlardan bir birliktelik duruşuna evriltemeleri gerekiyor sanırım.Aksi halde 10-15 yıl gibi bir süre içinde yerlerini teker teker,okyanus ötesinden ithal, ellerinde 88 çeşit fonksiyonlu kronometreleriyle gelen “zıplatma” antrenörlerine bırakmaları ziyadesiyle ihtimal dahilinde.
[1] Sartori,G.(1997) , Görmenin İktidarı, Karakutu, Çev. Gül Batuş-Bahar Ulukan